![]() |

|
||||||
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Arama | Stil |
|
|
#1 |
|
Dost
Üyelik tarihi: Jun 2011 Bulunduğu yer: Aymazlar,Duymazlar ve doymazların diyarından. Yaş: 53 Mesajlar: 98 Tesekkür: 82 46 mesajina 210 kez tesekkür edildi
|
Gülseren Özdemir, Çukurova Üniversitesi Türkoloji Araştırmaları Merkezi
Paylas
siteadi.com - Gülseren Özdemir, Çukurova Üniversitesi Türkoloji Araştırmaları Merkezi 1 Kaynak: İmla hataları olabilir,Lütfen !!! Kaynağından okuyunuz. sinbas® [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ] İKİ DEVLET KARŞISINDA PİR SULTAN ABDAL Gülseren ÖZDEMİR ÖZET Bu bildiride hayatı ile ilgili kesin bilgiler bulunmayan, 16. yy.da Osmanlı tahtında Kanuni Sultan Süleyman’ın ve Safevî tahtında Şah Tahmasb’ın oturduğu sıralarda Osmanlı sınırları içerisinde yaşadığı ve asıl adının Haydar olduğu bilinmekte olan Pir Sultan’ın şiirlerinin ideolojik bakımdan tahlili yapılacaktır. Alevî-Bektaşî şiir geleneğinin en önemli isimlerinden biri olan Pir Sultan’ın şiirlerini siyasete âlet ettiği, Osmanlı-Türk Sünnîliğine muhalif olduğu, İran’ın Şiî propagandasına kapılarak Osmanlı sultanlarına karşı şahları tuttuğu, devlete karşı bir Kızılbaş isyanına katıldığı ve hatta bu isyanda baş olduğu için Hızır Paşa tarafından idam ettirildiği iddiaları üzerinde durulacak, şairin şiirleri bu bakımdan değerlendirilecektir. Türk edebiyatının önemli yapı taşlarından ve Alevî-Bektaşî edebiyatının yedi büyük şairinden biri olan Pir Sultan Abdal’ın ne yaşamı ne de deyişleri ile ilgili olarak, yapılan bütün araştırmalara rağmen tam bir kesinlikten söz etmek mümkündür. Onun hakkındaki mevcut bütün bilgi, yaşamı etrafında oluşmuş efsane ve rivayetlerle, bir kısmı cönklerden ve bir kısmı da halkın sözlü olarak aktardığı deyişlerden elde edilmiştir ki bu da elbette yeterli değildir. Şairin hem yaşamı hem de deyişleri ile ilgili olan bu karışıklık, bilgi ve belge azlığı, var olan bilgileri ayrıştırabilmenin zorluğu nedeniyle, burada Alevî-Bektaşî inançlarından ve Pir Sultan’a duyulan sevgiden dolayı pek çok şairin aynı adı kullanmasının sonucu olarak ortaya çıkan Pir Sultan adı taşıyan şairlerin kimler olduklarından ayrı ayrı söz edilmeyecek, bunların şiirleri birbirinden bağımsız olarak ele alınmayacak, Pir Sultan ve deyişleri başta Sabahattin Eyuboğlu’nun tespit ettiği “Pir Sultan geleneği”1 içerisinde değerlendirilmeye çalışılacaktır. Hakkında anlatılan efsaneler ve söylenen deyişler Pir Sultan’ın yaşamaya ve şekillenmeye devam edeceğini göstermektedir. Bu da gerçekte var olan Pir Sultan Abdal’(lar)la halkın kolektif bilincinin oluşturduğu Pir Sulta’ın bütünleştiği ve bir kişiye dönüştüğü anlamına gelir.2 Asıl önemli olansa bu kolektif bilincin yarattığı dinî kimliğin ve sanatçı kişiliğin tespit edilmesidir. Bir din ulusu olan, deyişlerinde bir zalimler ve mazlumlar kafilesi bulunan Pir Sultan iyiliğin, güzelliğin, adaletin sembolü; her şeyden önce bozulmuş düzene karşı özlediği dünyayı dile getiren ezilen, sömürülen halkın sesidir. Bu yüzden şiirlerini bir şahsa bağlamak doğru olmadığı gibi, yalnızca bir duruma bağlamak da doğru değildir. Çünkü halk, onun deyişlerini geçen zaman içerisinde yeni durumlara uydurmuş, bu da tek bir deyişin bile farklı çeşitlemelerle ortaya çıkmasına neden olmuştur. Dolayısıyla halkın birikimi ve ortak ruhunun ürünü olan Pir Sultan adıyla söylenen deyişler, kolektif bir 1 Geniş bilgi için bk: Sabahattin Eyüboğlu, Pir Sultan Abdal, Cem Yayınevi Eğitim Dizisi, İstanbul 1977. 2 Geniş bilgi için bk: Frieda Fordham, Jung Psikolojisi, Say Yay., İstanbul 1997. 2 bilincin sonucudur. İşte Pir Sultan geleneği, ilk şeklini Pir Sultan’ın verdiği; ama zamanla değişen ve çoğalan deyişleri içine alır. Geniş bir zaman sürecinin gerçeklerinin yansıdığı, son derece gelişmiş bir toplumsal duyarlık görülen Pir Sultan deyişlerine, her zaman iki dünyanın zıtlığı hakimdir: Üzerinde yaşanan zalimlerin hüküm sürdüğü, mazlumların ezildiği kokuşmuş dünya ile hayal edilen, ideal bir toplum ve devlet şeklinde tasarlanan dünya, yani ütopya. Deyişlerde özlenen ve reddedilen şeklinde özetleyebileceğimiz söz konusu iki temel dünya çok çeşitli biçimlerde görülür. Bunlarda tasavvuftaki geçici beşerî heveslerden ve beşerî dünyadan kurtulup asıl olan Tanrı’ya kavuşma ve Tanrısal âleme geçme, beşerî dünyanın Tanrı’nın göndereceği beklenen idarecisi ile (Mehdî/Şah) kavuşacağı iyi ve güzel günleri hayal etme, geçmişteki yine ilâhî kimlikli yöneticisi sayesinde -ki bu çoğunlukla Hz. Alî olarak düşünülür- adaletin hakim olduğu devirleri o günlere yeniden kavuşmayı bekleyerek anma ve yine mevcut dünya üzerinde aynı tarihî zaman dilimi içerisinde zulmün hakim olduğu bir yerden (Osmanlı devletinden) insanca bir yaşamın var olduğu bir yere (Safevî devletine) gitme veya zulmü kaldıracak bir dinî liderin (Şahların) gelmesini umma şeklinde birbirine zıt olarak beşerî-ilâhî eksende dönen çok katmanlı bir yapı ortaya çıkar. Bu katmanlı yapı, sanatçının yarattığı eserin okura ulaşması ve okurun bundan farklı anlamlar çıkararak eseri zenginleştirmesi neticesinde sonu gelmeyen sürekli bir tamamlanma meydana gelmesi fikrini esas alan alımlama (yorumbilim) kuramına uygun bir değerlendirme yapıldığında anlaşılabilir. Pir Sultan deyişleri bu tür bir değerlendirmeye son derece uygun olduğu, ancak bu düşünüş şekliyle tam olarak anlaşılabileceği ve en geniş anlamını bulabileceği için, farklı kişiler tarafından yapılan değişiklikler, eklentiler ve yorumlarla genişlemiş ve derinleşmiş olan deyişlerde tespit edilen birbirleriyle tutarlılık arz eden anlamların hiçbiri reddedilemez ve bu da sanatçının zihninden okurun zihnine geçen ve her ikisinde çoğaldıkça çoğalan çok geniş bir anlamlar dünyasının kapılarının aralanması anlamına gelir. Dolayısıyla eleştirmen böyle bir noktada Pir Sultan deyişlerini değerlendirmek için tarihî bilgilerden yararlanabilse bile bu bilgilere mutlak bir gereklilik duymayacak, “Pir Sultan deyişlerinde aslında neyi anlatmak istiyordu?” sorusunun cevabı kadar “İnsanlar Pir Sultan deyişlerinde neyi buldular?” sorusunun cevabı üzerinde duracaktır. Pir Sultan, deyişlerinde halk özlemlerini ve dertlerini dile getirdiği için, bunlarda ideolojik bir içeriğin bulunması doğaldır. Özellikle yöneticilerin halka uyguladığı zulüm ve bunun yarattığı adaletsizlikler, toplumsal eleştirinin en önemli maddesidir. Pir Sultan, deyişlerinde yeni bir dünya yaratmış ve bu yeni dünya düzenine özlemini siyasî, sosyal, 3 ekonomik olarak bozulmuş devlet ve dünya düzenine ve bu düzenin devamını sağlayan uygulayıcılarına yani Hızır Paşalara, kadılara, müftülere ve hatta padişaha çok açık bir şekilde karşı çıkarak göstermiştir: Şol icra Tanrısı yatmaz uyumaz Kimsenin hakkını kimsede komaz Hünkâr sağır olmuş ünümü duymaz Masumlar boğduran padişahım var3 diyen Pir Sultan’ın, içerisinde propaganda yaptığı söylenen deyişler, ona ait olup olmadığı kesinlik arz etmeyen ve en tartışmalı olanlardır. Bu nedenle onun sırf bu şiirler örnek gösterilerek propagandacı olarak bilinmesi doğru değildir. Ama toplumda meydana gelen birtakım olaylara tanıklık eden ve Pir Sultan’a ait olduğu zannedilen deyişlerin ondan ayrı düşünülmesi de doğru değildir. Pir Sultan’ın Osmanlı devlet düzenine karşı geldiğini gösteren deyişleri yaşamı ile ilgili olarak anlatılan efsaneye bağlanmıştır. Rüşvet yiyen, “yalan yulan” keyfî fetvalar veren kadıların; şairin asılmasını emreden, haram yemekten korkmayan, hak söyleyeni cezalandıran zalim düzenin uzantısı durumundaki Hızır Paşa’nın ve düzene yaranmaya çalışanların yani Yezitlerle dolu bir düzenin karşısında bilinçli, gerçekçi, dirayetli, sömürüye ve haksızlığa baş eğmeyen mazlum ama mücadeleci bir Pir Sultan vardır. Pir Sultan’ın “yol” kavramı ile hem kokuştuğu iddia edilen Osmanlı düzenine karşı çıkış yolunu ve hem de tarikat yolunu kastettiği şeklinde iki ayrı yoruma açık olabilen, ikili düşünce dünyasını çok iyi yansıtan aşağıdaki deyiş, onun direncini göstermesi açısından önemlidir: Koyun beni Hak aşkına yanayım Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan Yolumdan dönüp mahrum mu kalayım Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan … Kadılar müftüler fetva yazarsa İşte kemend işte boynum asarsa 3 Ali Balım, Pir Sultan Abdal, Hayatı ve Şiirleri, Emek Basım-Yayınevi, Ankara 1957, s. 18. 4 İşte hançer işte kellem keserse Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan4 Kadılara, müftülere güvenmediği için “Hak davasını” öte dünyaya bırakan Pir Sultan, orada kendisine Hz. Muhammed’i ve Hz. Alî’yi vekil kılar ve bunu şu dizelerle dile getirir: Ben de şu dünyaya geldim giderim Kalsın benim davam divana kalsın Muhammed Ali'dir benim vekilim Kalsın benim davam divana kalsın5 Pir Sultan deyişlerinde, devlet düzenini ve toplumun bozulmuşluğunu eleştiren, bu düzenin yöneticilerini yerden yere vuran, ideal bir topluma özlem duyan ve bu topluma ulaşmak için gereken mücadelede Osmanlı padişahlarına karşı Safevî şahlarını tutan bir ideoloji bulmak zor değildir. Bu konuda sözü edilecek çok sayıda deyiş vardır. Ancak baskıya, yoksulluğa, zulme karşı halkın dili olan Pir Sultan’ın insanı ilgilendiren pek çok konuda deyişleri vardır. Bu nedenle Pir Sultan’ın çoğunlukla siyasî değerlendirmelere tabi tutulan deyişlerle bilinmesi yanlıştır. Onun deyişleri inancı ve yaşamı etrafında şekillenmiş ve bunlarda duygusal, toplumsal ve dinî olan iç içe geçmiştir. Pir Sultan’ın asıl derdi Hak yolunu anlatmak, tarikat öğretilerini insanlara kavratmaktır. Onun sarı öküzün salın, salın balığın, balığın deryanın, deryanın ikrarın, ikrarın imanın üzerinde durduğunu anlattığı, sembollerle kurulu deyişi dünyanın dengesinin temelinde imanın olduğunu ortaya koymasıyla şairin iç dünyasındaki en önemli meselenin iman olduğunu kanıtlar niteliktedir. Dolayısıyla Pir Sultan Abdal’ın fikir dünyasının Osmanlı İmparatorluğu karşıtlığı ve Safevî devleti yanlılığı tespitinden çok daha geniş bir anlamda ve yalnızca ideolojik boyutta değil, bütün bir Pir Sultan felsefesi içerisinde -özellikle de inanç bağlamında- düşünülmesi gerekir. Şah’ın, yaşamın, adaletin, sevginin, aydınlığın, mazlumun ve gerçeğin yanında; Yezit’in, ölümün, zulmün, nefretin, karanlığın ve zalimin karşısında duran bir Alevî-Bektaşî olan Pir Sultan’ın toplumsal bilinçle yüklü deyişleri de söz konusu zıtlıklar üzerine kuruludur. Bunlarda zahirî (dış) âlemin değil batınî (iç) âlemin önemli olduğunun vurgulanmış olması gibi, onların dış mânâlarının değil iç mânâlarının görülebilmesi de çok önemlidir. Deyişlerin hemen hepsinin iç mânâsında Pir Sultan’ın üzerinde yaşadığı ama karşı çıktığı bozuk düzenli 4 Memet Fuat, Pîr Sultan Abdal Yaşamı Sanatçı Kişiliği Yapıtları, YKY, İstanbul, Haziran 2001, s. 120. 5 Ali Haydar Avcı, Osmanlı Gizli Tarihinde Pir Sultan Abdal, Noktakitap, İstanbul 2006, s. 289. 5 dünya ile gerçekleştirmek istediği, inancına dayalı olarak şekil alan ütopik dünya zıtlığı yatmaktadır. İdeal dünyanın temsilcileri Hz. Alî, Şah, Mehdî gibi, başka bir bedene geçme yoluyla zaman ve mekân değiştirme anlamına gelen don değiştirme ile birbirlerine karışan Güruh-ı Naci6den Cenneti hak eden güzel insanlar iken; Cehennemî dünyanın temsilcileri nefretin ve düşmanlığın doğurduğu, Hakk’ın karşısında lânetli Şeytan’ın yanında duran, yaşadıkları yeri de sonunda mutlaka gidecekleri Cehenneme çeviren; Muaviye, Yezit, Mervan, Mülcem, Firavun, Nemrud, Hızır Paşa/Zalim Paşa gibi zulümde birbirlerini aratmayan, masumların katledilmesinden sorumlu olan sultanlar, valiler, kadılar, müftüler, paşalar ve asıl hakikati hiçbir zaman anlayamayacak olan sofulardır. Alevî-Bektaşî geleneği içinde yetişen Pir Sultan’ın deyişlerinde sunduğu ve gerçekleşeceğine inandığı ütopik dünya, uhrevî bir âlemdir. Bu âlemi kuran kişiler, tasavvuf ehli olup Hakk’a yaklaşma noktasında farklı aşamalara erişmiş olanlardır. Dolayısıyla ideal toplum düzeninin kurulabilmesi için insanların tarikata girmiş, tasavvuf anlayışına sahip kişiler olmaları ve insan-ı kâmil olmayı başarabilmeleri gerekir. Bu, üzerinde yaşanan dünyanın Cennet benzeri kutsal bir yere, ideal dünyaya dönüşmesi için, olması gereken bir durumdur. Bu nedenle deyişlerde en aşağı olanından Tanrı’ya ulaşıp onda yok olarak kendini var etmeyi başaranına kadar çeşitli insan tipleri belli bir silsile halinde derecelerine göre âdeta geçit töreni yaparlar. İdeal dünyanın yöneticisi olarak düşünülecek kişi mutlaka bir Şah’tır. Ancak Şah, farklı kimliklerde ortaya çıkabilir. Her zaman Hakk’ı gözeten Şah, bazen Hakk’ın kendisi iken, bazen Hz. Muhammed, bazen Hz. Alî, bazen Hz. Alî’nin soyundan gelen On İki İmamlardan biridir. Ayrıca Alevî-Bektaşîlerin Hz. Muhammed’in “O şahıs dünyayı zulümle dolduğu gibi adaletle dolduracaktır.” hadisinde sözünü ettiği, şeytanî bir düzen kurmaya çalışan Deccal’ın hakkından gelecek; tüm dünyaya barış, adalet, bolluk, huzur, mutluluk ve refah getirecek kutlu bir şahıs olarak yorumlanan Mehdî’nin de On İki İmamın sonuncusu, babası Hasan Askerî’nin ölümünden sonra halktan gizlenen İmam Muhammed Mehdî (868-?) olduğuna inanırlar. Ona “Mehdî-i Muntazar” (Beklenen Mehdî) denmesi bundandır. “Şah” kavramı gibi “Mehdî” kavramı da âdeta beden değiştirebilen bir ruhtur ve geçişken bir özellik taşır. Bu nedenle Pir Sultan deyişlerinde yalnızca Şah’a değil aynı biçimde Mehdî’ye de umut bağlanır. 6 Kurtulmuş topluluk. Muhammed Peygamber'in, “Ümmetim yetmiş üç bölüğe ayrılacak, hepsi de cehennemdedir, ancak bir bölüğü cennetliktir, kurtulmuştur." dediği söylenir. Alevi - Bektaşiler, bu kurtulmuş bölüğün, kendileri olduğunu iddia ederler. (Muhibe Akarsu, “Alevi-Bektaşilikte Sayılar Olgusu”, [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]) 6 Pir Sultan deyişlerinde açık bir şekilde fark edilen var olan ve ideal olan bu iki dünyanın nitelikleri, onların temsilcileri konumunda olan şahıslarla anlatılır. Bir tarafın lideri Şah veya Mehdî iken, diğer tarafın lideri Yezit’tir. Tıpkı Şah ve Mehdî’de olduğu gibi Yezit’le kast edilen de bir kişiden çok bir roldür ki Yezit’e kötü rol biçilmiştir. Fakat burada bile ikisi arasında önemli bir ayrım yapılmıştır. Şah veya Mehdî don değiştirme kerameti ile farklı kişiler veya varlıklar ortaya çıkabiliyorken, Yezit’in böyle bir kerameti yoktur. Yezitler her dönemde vardır ve onlara gücü yetecek bir Şah ya da Mehdî de Tanrı tarafından her zaman gönderilir. Pir Sultan’ın birbirine zıt bu iki şahıs kadrosuna karşı duruşu, Hz. Ali’ye uyanlara sevgi ve dostluk gösterme anlamına gelen “teberra” ve Hz. Ali’ye uymayanlara düşmanlık besleme anlamlarına gelen “tevella”7 kelimeleri ile izah edilir. Ayrıca Hakk’ın yanında duran her kişi Muhammed-Alî ayrılmazlığı anlayışına göre hareket eder. “Şah”ın Hz. Alî olduğuna inanan Pir Sultan çoğu zaman Yezit’e ve Yezitlere lânet eder. Söz konusu Şahlar-Yezitler karşılaştırması birçok deyişte son derece belirgindir. Pir Sultan deyişlerinde her şahı ayrı ayrı anar, “Şahlar” şeklinde bir ifadeyi tercih etmezken, “Yezitler” ifadesine çok fazla yer verir. Hz. Alî’yi düşman kabul edip Hz. Hüseyin’i şehit eden, Hz. Hasan’ı zehirleyen ve başta birçok imam olmak üzere mübarek şahsiyeti öldüren Muaviye soyu, Yezitlerin/Yezitliğin soyudur. Muaviye soyunun yaptığı zulümlere verilecek en güzel karşılık, onların dergâhtan sürülmesidir. Çünkü kovulacakları dergâh, Tanrı’nın dergâhıdır. Yezit’ten ve Yezitlerden kurtuluşun ise tek bir yolu vardır. O da aşağıdaki deyişte de söylendiği gibi eli Zülfikârlı Alî’nin kendisine inananlarla birlikte savaşmasıdır: Tabipsiz yaraya merhem sarılmaz Mürşit olmayınca pire varılmaz Yüz bin tabur kursan Yezit kırılmaz Eli Zülfikârlı Al’olmayınca8 Pir Sultan deyişlerinde Şah/Mehdî kavramı, Hak-Muhammed-Alî birliğinden başlayan, On İki İmamı -özellikle de son imam Muhammed Mehdî’yi- içine alan; kimi tarikat ulularına, İran Şahlarına ve hatta Anadolu’da isyan eden 1516-1527 yılları arasında Hacı Bektaş Postnişini olan Kalender Şah gibi bazı isyancılara kadar giden hiyerarşik bir düzen içerisinde düşünülmesi gereken, büyük bir anlam genişlemesine uğrayarak daha çok idealize edilmiş manevî bir dünyanın gerçek bilgiye ulaşmış sultanını ve kutsallığı olan kurtarıcı kişiyi 7 Memet Fuat, a.g.e., 27, 28. 8 Esat Korkmaz, Pir Sultan Abdal, Üçüncü Ölmem Bu Hain, Alev Yay., İstanbul, Nisan 2005, s. 100. 7 sembolize eden soyut bir kavramdır. “Şah’a gitmek” ifadesi ile yalnızca Safevî devletini yöneten Şah İsmail, Şah Tahmasb gibi İran şahlarının huzuruna çıkmak değil, kutsallığı olan ideal dünyanın -bir anlamda Cennetin- yine kutsallığı olan liderinin/Şah’ının huzuruna çıkmak, bunun için Hakk’ın yolunda yürümek, böylece de maddî ve manevî anlamda huzura kavuşmak kastedilir. Don değiştirme kerameti ile Şah’ın/Mehdî’nin her dönemde var olması ve Sahib-i Zaman olması, Pir Sultan’da sıkça görülür. Burada zincirleme bir geçiş söz konusudur. Sözgelimi Hz. Alî Hacı Bektaş Veli’nin donunda zamanın sahibi olarak ortaya çıkabiliyorken, Hacı Bektaş Veli de başka bir donda ortaya çıkabilir. Aşağıdaki dörtlükte Hz. Ali ile bütünleşme motifi işlenmiştir: Pir Sultan'ım şu dünyaya Dolu geldim dolu benim Bilmeyenler bilsin beni Ben Ali'yim Ali ben’im9 Şahlar Şahı Hz. Alî’nin kimliği, Alevî-Bektaşî kültüründe önem arz eden birçok kişiye taşınmış, onun etrafında bir dünya şekillenmiş ve Hz. Alî âdeta kutlu bir şahıs olmaktan öte bir Tanrı’ya dönüşmüştür. Çünkü Alî âlemin özüdür Pir Sultan’da Hz. Alî sevgisi Tanrı sevgisine benzer. Bu sevginin büyüklüğü de bazen onunla bütünleşmeyi doğurur. Tanrısal aşkla yanıp kavrulan Pir Sultan, özlemle Hz. Muhammed’in nurunu, Şah-ı Merdan Alî’nin yerini arar. Onda Şah’a duyulan özlem çok büyüktür: Şah’ın ayağına varsam Hayırlı gülbengin alsam Kızıl Irmağa gark olsam Çağlasam aksam yalınız10 Pir Sultan Hz Ali devrini özlemle anar, ayrıca On İki İmam’ın sonuncusu Muhammed Mehdî’nin de dünyaya yeniden geleceğine ve insanlığa tıpkı Hz. Alî devrinde olduğu gibi adalet getireceğine inanır Bu inanç aşağıdaki deyişte kendisini göstermektedir: Hasan-ül Askeri Mehdi 9 Ali Balım, a.g.e., s. 66, 67. 10 Cahit Öztelli, Pir Sultan Abdal -Bütün Şiirleri-, Milliyet Yayınları, İstanbul 1974, s. 361. 8 Var idi gelmeye ahdı Yıkılsın Yezid’in tahtı On’ki İmam Ali Ali11 Şair aşağıdaki dörtlüklerde beklentisini artık bozuk düzene karşı sabrı taşmak üzereymiş gibi sert bir dille ifade eder: Mehdi Dede’m gelse gerek Âli divan kursa gerek Haksızları kırsa gerek İntikamın ala bir gün Pir Sultan'ın işi âhtır İntizarım güzel Şahtır Mülk iyesi padişahtır Mülke sahip ola bir gün12 SONUÇ Bütün bu anlatılanlar ışığında Pir Sultan’la ilgili olarak varacağımız sonuç şudur: Toplumsal şuurun aktarımı sonucu tarihî ögelerle birleşerek kendi dönemiyle birlikte geleceğe farklı bilgilerle birikerek ve çoğalarak taşınan Pir Sultan, tasarladığı -iç dünyasının yansıması- olan ütopik dünyaya çok büyük bir özlem duyan ve bu dünyaya ulaşmak için türlü şekillerde çaba gösteren bir ozandır. Pir Sultan’a ait olduğu düşünülen ve dinî, siyasî, sosyal, ekonomik, duygusal olmak üzere her anlamda duyarlığın yansıdığı deyişlerine düzeni bozuk gerçek dünya ile hayalî ideal dünyanın zıtlığı hakim durumdadır. Bu görüşe değişik açılardan bakıldığında insanın yaşadığı beşerî dünya ile manevî bir iklim olarak düşünülen Tanrısal karakterli öte dünya, gerçek dünya üzerinde Hakk’ı gözeten ve gözetmeyenlerin kurmuş olduğu iyi ve kötü nitelikli dünyalar ve bu dünyaların geçmişte olmuş ve gelecekte olabilecek farklı durumları gibi büyük bir karşıtlık ortaya çıkar. Şah-Yezit, melek-şeytan, zalim-mazlûm, yaşam-ölüm, zulüm-adalet, Cennet-Cehennem, sevgi-nefret, gerçek-yalan gibi karşıt kavramlar “bülbül-karga” gibi alt 11 Ali Haydar Avcı, a.g.e., s. 480. 12 A.g.e., s. 346. 9 kademelere kadar inerek söz konusu dünyaları şekillendirir. Deyişlerdeki bu geniş anlam dünyası içerisinde Osmanlı düşmanlığı-Safevî yanlılığı meselesi yalnızca bir ve en alt anlam katmanı ile ilgilidir. Deyişlerindeki ideoloji söz konusu alt katmana bağlı olarak irdelendiğinde Pir Sultan’ın “iki devlet karşısında olması” durumu ile kastedilen, bir karşı olma durumundan çok bir duruş sergilemedir. Bu duruşta Pir Sultan bir taraftan Osmanlı düzeni içerisinde yaşayıp bu düzeni beğenmeyerek adalet arayışı içerisine girerken, diğer taraftan yerini yurdunu terk etmeden umudunu Şahlara bağlar. Burada bir aidiyet-sahibiyet meselesi vardır. Dönemindeki diğer Alevî-Bektaşîlerin durumunu da sembolize eden Pir Sultan, ne içerisinde yaşadığı Osmanlı düzeniyle ne de inanç birliği nedeniyle umudunu bağladığı Safevî devletiyle tam olarak bütünleşebilmiştir. Üstelik bu iki devletin Pir Sultan’a ve onun gibilere gerçek anlamda sahip çıktığı da söylenemez. Deyişlerde Şahlara karşı duyulan sevginin yanında ince bir hayal kırıklığının da -Osmanlı yöneticilerinin yergisi kadar olmasa bile- sezdirildiği inkâr edilemez. Bu nedenle Osmanlı siyasetini onaylamamış olduğu düşünülen Pir Sultan’ın Safevî siyasetini ne kadar onayladığı kesin değildir. Dolayısıyla Pir Sultan’ın nereye ne kadar ait olduğu veya nereye ne kadar yabancı olduğu sorgulandığında, Osmanlı kimliği düşmanlılığı ile değil Osmanlı siyaseti ve Sünnî düşmanlığı ile ve Fars dostluğu ile değil Türkmen ve Şiî dostluğu ile karşılaşılır. Pir Sultan’ın Şahların hüküm sürdüğü devlet ve dünya düzenini özlediği, “Şah” kelimesi çok geniş bir anlamda düşünülerek söylenmelidir. Bugün efsanelere dayalı yaşamı, türlü yönlerden değişime uğramış ve başka şairlerle birbirine karıştığı için okur merkezli eleştiri kuramlarıyla değerlendirilmesi gereken deyişleriyle Anadolu halkı arasında canlılığını koruyan ve dünyaya açılan Pir Sultan’da inanç her şeyden önce geldiği için, o en başta inancının propagandacısıdır. Onun düşünce yapısından kaynaklanan ve dilinden dökülen âdeta özet niteliğindeki şu mısralar insanlara en önemli mesajı, yaptığı en büyük propagandasıdır: Koyup dünya davasını Hakk’a verip sevdasını Doğrulayıp öz nefsini Şeytanı öldüren gelsin13 13 Memet Fuat, a.g.e., s. 96. Konu sinbas tarafından (23-06-2011 Saat 21:14 ) değiştirilmiştir. |
|
|
|
#2 |
|
Dost
Üyelik tarihi: Jun 2011 Bulunduğu yer: Aymazlar,Duymazlar ve doymazların diyarından. Yaş: 53 Mesajlar: 98 Tesekkür: 82 46 mesajina 210 kez tesekkür edildi
|
1 PİR SULTAN ABDAL’IN DEYİŞLERİNDE ANİMİZMİN ve İSLÂMİYET öNCESİ ESKİ TÜRK İNANÇLARININ İZLERİ Kaynak: İmla hataları olabilir,Lütfen !!! [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]Kaynağından okuyunuz. sinbas® Gülseren ÖZDEMİR∗ ÖZET Bu bildiride Türk edebiyatının önemli yapı taşlarından biri olan, başta Anadolu olmak üzere geniş bir coğrafyada tanınan, yaşamı ve kişiliğiyle halkın dilinde efsaneye dönüşmüş ve Alevi-Bektaşi edebiyatının -Alevilerce ulu sayılan- yedi büyük şairinden biri olan Pir Sultan Abdal’ın deyişlerinde görülen animizm etkileri üzerinde durulacaktır. Pir Sultan deyişlerinde, Alevi-Bektaşi kültürü ve inançlarıyla temellenmiş tasarlanmış ideal dünyanın lideri olan “Şah’ın/Mehdî”nin başka bir bedene geçme yoluyla zaman ve mekân değiştirmesi ve “sâhib-zamân” olması motifi başta olmak üzere; yaşayan ya da cisminden kurtulup manevî âleme göçmüş, ruhu sonsuza kadar var olacak olan kutlu şahısların -özellikle de Hacı Bektaş Veli’nin- çeşitli hayvan donlarına girebilmesi ve kendilerinden yardım bekleyen, aman dileyen Hak dostlarına yardıma gidebilmesi gibi özellikler çok sık görülür. Bu önemli unsurlar söz konusu deyişlerde, insanlık tarihinin bilinen en eski inanç sistemlerinden olan, “canlıcılık”veya “ruhçuluk” olarak tanımlanan; ölenlerin ruhlarının tamamen yok olmayıp bunların yaşayanlar üzerinde olumlu ya da olumsuz etkilerinin bulunduğu anlayışını, doğadaki bütün unsurların canlılığını ve tenasühü esas alan animizmin ve Türklerin animizm sonrası benimsemiş olduğu inançların etkisi olduğunu göstermektedir. Bildiride öncelikle animizm hakkında kısaca bilgi verilecek, daha sonra bu inanç sisteminin Pir Sultan Abdal’ın şiirlerine eski Türk inançları yoluyla geçen etkileri,karşılaştırma yöntemiyle ve başta tenasüh ve don değiştirme kavramları irdelenerektespit edilmeye çalışılacaktır. Anahtar Kelimeler: Pir Sultan Abdal, animizm, tenasüh, don değiştirme, atalar kültü,tabiat kültleri ∗ E.Ü. Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü, İzmir. 2 THE PR İNTS of ANIMISM and THE PRE-ISLAMIC ANCIENT TURKIC BELIEFS ON PIR SULTAN ABDAL’S POEMS ABSTRACT Pir Sultan Abdal is a poet, who has an important place in the Turkish literature. He has been known worldwide but especially in Turkey and the Middle Anatolia. His life and humanity was made legendary by Turkish people. He has been one of the seven major poets in the literature of Alevi-Bekta şi, whom were considered as holy by Alevis and Bekta şis. In this paper, the effects of animism on Pir Sultan Abdal’s poems is tried to be analyzed. In Abdal’s folk poems, there is an optimum world, which was idealized and based upon the beliefs and culture of Alevi-Bekta şi. “Şah” or “Mehdi”, who is the leader of this optimum world, has the ability to change the history and locality of his own and become the head of time via reincarnation in these folk poems. Both the alive or the dead holy people, whose spirit became eternal such as Hac ı Bektaş Veli, can transform their bodies to various animal bodies. And those people can help to the people still in this world, who are believed and loved in God and are oppressed. These themes prove the effects of animism that is one of the familiar oldest beliefs of the history of mankind on Pir Sultan’s folk poems. Animism believes to the fact that everything in nature has a soul. According to animism, souls of dead people don’t disappear forever, instead those souls are remained to affect the alive ones in a positive or negative manner. Animism is based on the reincarnation and liveliness of all elements in nature. These beliefs in animism and those one which were adopted by Turks in post-animism period are resembled to the above mentioned themes in the folk poems of Pir Sultan Abdal. In this paper, I would first like to provide the definition of animism and then I like to point out the effects of animism which are identified via ancient beliefs Turkic on folk poems of Pir Sultan. Key Words: animism, reincarnation, metamorphosis, cult of ancestor, cults of nature Dinlerin bir evrim sonucu ortaya ç ıktığı anlayışını savunanlar için animizm, natürizm ve totemizmden hangisinin daha önce geldi ği tartışma konusu olmakla birlikte, genel kabul ilk inanç sisteminin animizm oldu ğu yönündedir. Bu yönde görüş bildiren araştırmacılardan biri olan “ İngiliz antropolog Edward Burnette Tylor’ın 1871 senesinde ilk olarak Latince ‘ruh/tin’ anlam ına gelen ‘anima’ sözcüğünden türeterek ‘ruhsal varlıklara inanma’ anlamında 3 kulland ığı” (Dinler Tarihi Ansiklopedisi, 1976: 10) animizm, insan ve tabiat arasındaki birlik ve bütünlük görü şünden doğmuştur. Animizmde doğadaki tüm varlıklar arasında bir ilişki ve bu ili şkiden doğan bir bütünlük söz konusudur. Ruhlar bedenin ölümünden sonra yaşamaya devam eder ve en a şağı dereceden Tanrı’ya kadar giden bir hiyerarşik yapı meydana getirirler. Böylece do ğada farklı dereceden güçler ortaya çıkar. Freud (1999: 134-161), felsefecilerin insanl ık tarihini animistik dönem, dini dönem ve en son da bilimsel dönem olmak üzere üçe ay ırdıklarını, birbiri ardından gelen bu üç a şamanın genel özellikleri göz önünde tutularak animizmin kendisinin henüz bir din olmad ığını, ancak daha sonraki dini doğuracak ilk şartları içinde taşıdığını söyler. Animizmden sonraki evrelerde geli şmiş inanç sistemlerinden biri olan Şamanizm, animizmden önemli unsurlar ta şımaktadır. İnsanlar da dahil olmak üzere varlıkların ruh bak ımından değil, beden bakımından birbirlerinden ayrı olduğu görüşü bunların başında gelir. Ba şta Çin, Hint ve İran olmak üzere çok farklı kültürlerle temasları sonucu değişik dinlerin etkisi alt ında kalan Türkler, genelde animizmle temellenmiş olan Şamanist inançlara sahip olmu şlardır. “Yüzyıllarca Türk boyları arasında tutunan, her şeyin maddî ve ruhî olmak üzere iki varl ıkla temsil edilmekte olduğunu açıklayan, animizm ve natürizmin esaslarına dayanarak geli şmiş, bir din olmaktan ziyade bir mezhep manzarası göstermiş olan Şamanizmde karşılıklı çarp ışan, birbirine zıt iki kuvvet veya Tanrı görülür.” (Uraz, 1967: 144-145) Ruhların bedenlerini terk ettikten yani ölüm olay ından sonra dünyadaki varlıklarının ortadan kalkmad ığına; insanlar ve başka varlıklar üzerinde etkili olma, onlara iyilik ve kötülük yapabilme özellikleri oldu ğuna; kötü ruhların yer altı âlemine, iyi ruhların ise gök âlemine ait oldu ğuna inanılan Şamanizmde kötü ruhları kovmak amacıyla yapılan dualar ve dinî törenler oldukça fazlad ır. Türkler bugün de uzun bir süre ya şam tarzı haline getirmiş oldukları Şamanizm ve bir süre kabul ettikleri Budizm ve Maniheizm etkisinden kurtulamad ıklarını gösteren birçok davran ış ve inancı devam ettirmektedirler. Özellikle kökeni ve tarihî gelişimi konusunda kesin bir şey söylemek zor olsa da zengin bir kültürel sentezin sonucu olan Alevi-Bektaşi kültürünün bu gelenek ve inançlar ı daha belirgin bir şekilde yansıtması doğaldır. Elbette bu kültürde sadece animizmle temellenen Şamanist inançların değil Türklerin kabul ettikleri veya etkilendikleri ba şka dinlerin de tesirini görmenin mümkün olduğunu gözardı etmemek gerekir. “Hindistan kökenli Budizmin, özellikle temel inanc ı canlıların öldükten sonra -kutsal âlemi, ebedî mutlulu ğu temsil eden Nirvana’ya ulaşıncaya kadar- değişik kalıplarda birçok 4 kez yeniden dünyaya gelmesini esas alan tenasüh inanc ı ile Alevi-Bektaşi kültüründeki etkisi büyük olmu ştur.” (Artun, 2007). Ruhun ölümsüz oldu ğu, başka varlıklara girebilmek suretiyle beden değiştirebildiği ve belli bir olgunlu ğa ulaşana kadar varlığını bu şekilde devam ettirebildiği; buna bağlı olarak da bütün varl ıkların canlı olduğu ve doğada birbirine zıt güçler -iyi ve kötü ruhlar- bulunduğu gibi animizm kaynakl ı anlayışların eski Türklerdeki Gök Tanrı inancı yanında önemli yer tutan “atalar kültü” ve “tabiat kültleri” ile olan büyük benzerli ği Pir Sultan Abdal’ın deyi şlerini animizmin nasıl etkilediğini ortaya koymaktadır. Bunlardan insanlar ın “ruh” kavramını algılayışı ile bağlantılı olan, bütün ilkel dinlerde önemli yer tutan “atalar kültü” Türklerin en eski inançlar ından biridir. Bu inanca göre atalar öldükten sonra ailesine yard ım edebilir veya kötülük yapabilirler. Ataları unutmamak ve onlardan sayg ıyı eksik etmemek, onların gazabından korkmak gerekir. Daha çok ölmüş atalar için kurban sunma şeklinde bilinen bu inancın günlük yaşama yansımış birçok ayrıntısı vardır. Çünkü ölümünden önce güç, yetenek ve mevki bak ımından önemli olan kişi, öldükten sonra da her türlü sayg ıyı hak eder. Dinî kuralların, törelerin, gelenek ve göreneklerin yaşayanlarca korunup korunmamas ı, ataların iyiliğine veya gazabına neden olabilir. “Ruhun bir bedenden ba şka bir bedene geçmesi anlamına gelen tenasüh inancının Türkler tarafından kabul edilmesinde önemli rolü bulunan” (Ocak, 2007: 64) atalarla ilgili bu dü şünüş, İslâmiyetle birlikte biraz de ğişmiş olsa da ortadan kalkmamış, ölmüş olan kutlu şahısların mezarlarının ziyaret edilerek onlardan yard ım istenmesi şeklinde devam etmiştir. Özellikle Alevi-Bektaşi kültüründe hem ya şamakta olan hem de ölmüş olan ulu kişilerin insanlar üzerinde pozitif yahut negatif bir etkisi oldu ğu inancı çok güçlüdür. Bu nedenle onların öfkesine maruz kalmamaya dikkat edilir ve onlardan daima yard ım dilenir. Dünyay ı Alevi-Bektaşi kültürüyle kaynaşmış bir tasavvuf inancı ile yorumlayıp anlamland ıran Pir Sultan Abdal’ın eserlerinde animizmi ve Şamanizmi andırır biçimde iyi ve kötü nitelikli do ğa güçlerinin karşılığı olup, bedenen ölmüş olduğu halde bu dünya ile ba ğlantısını koparmayın; insanlar, durumlar ve olaylar hakkında taraf olan iyi ve kötü ruhlar vard ır. Her iki grup da belli derecelere ayrılarak birbirlerinden farklı konumlarda bulunurlar. Bir tarafta lânetli Şeytanın düşmanı, Hakk’ın dostu olup adından aşkla ve sevgiyle söz edilen Ş ahlar, üçler, yediler, kırklar, üç yüzler, ârifler, muhipler içinde düşünülen peygamberler, melekler, ehl-i beyt, on iki imam 1, evliyalar, erenler, abdallar, seyyidler, gaziler olarak 1
Konu sinbas tarafından (23-06-2011 Saat 21:13 ) değiştirilmiştir. |
|
|
|
#3 |
|
Dost
Üyelik tarihi: Jun 2011 Bulunduğu yer: Aymazlar,Duymazlar ve doymazların diyarından. Yaş: 53 Mesajlar: 98 Tesekkür: 82 46 mesajina 210 kez tesekkür edildi
|
1 On İki İmam sırayla şunlardır: Ali, Hasan, Hüseyin, Zeynel Abîdin, Muhammed Bakır, Cafer-üs-Sadık, Musa Kâzım, Ali Rıza, Muhammed Takı, Ali Nakî, Hasan Askeri, Muhammed Mehdi. 5 “güruh- ı naci”2 vardır. Pir Sultan Abdal’ın deyişlerinde adı çok sık geçen kutlu şahıslar, Alevi-Bektaşi tarikat geleneği içerisindeki mertebe sıralamasına göre önem kazanırlar. Bu geleneğe göre evreni bir kutbun ve ona bağlı iki kişinin -ki bunlar üçleri meydana getirir-, bunlardan sonra gelen yedilerin, kırkların ve en sonra gelen üç yüzlerin yönettiğine inanılır. Söz konusu kişiler tasavvuftaki şeriat, tarikat, marifet ve hakikat kapılarından, mertebelerine göre geçiş yapmışlardır. Dört kapının her birine bağlı on makam, kırkları meydana getirir. Kırkların başı ise Hz. Ali kabul edilir. Bir nevi Cennet mahiyetindeki idealize edilmiş dünyanın bu kutlu şahıslarının karşısında, Hakk’ın düşmanı, lânetli şeytanın dostu olan; Muaviye, Yezit, Mervan, Mülcemoğlu, Şimir, Firavun, Nemrud, Hızır Paşa gibi zalimler ve çoğu zaman bu gruptan olan müftüler, valiler, kadılar, paşalar, sultanlar ve gönül gözü kör sofular yer alır. Işık âleminin lideri “Şah” veya “Mehdi” iken, zulmet âleminin lideri Yezit’tir. Her dönemin bir “Şah’ı/Mehdi”si ve onun yanında duran Hak dostları olduğu gibi yine her dönemin bir Yezit’i ve onun zalim yandaşları vardır. Dünyaya gelecek olan Mehdî ile Deccal da bu iyi-kötü mücadelesinde son halkayı temsil ederler. Pir Sultan deyişleri daima iyi olan ile kötü olanın zıtlığını göstermeye dayalı olarak kurulur. Bu deyişlerde “Hz. Ali ve on iki imam eski Türklerdeki Ülgen Ataya ve oğullarına Yezit ise Erlik’e karşılık gelmektedir.” (Yörükân, 2005: 95) Kendisi, yaşadığı toplum, inananlar ve bütün dünya için bir kurtarıcı beklemekte olan Pir Sultan Abdal’ın deyişlerinde “gel, yetiş, medet, mürvet/mürüvvet3, kerem, dertli, derman, tabip, dert, çare, imdat, merhem”, en çok geçen sözcüklerdir. Bunlarda Yezitlerin zulmüne karşı Şahlardan, ölmüş ya da yaşayan erenlerden, Muhammed peygamberden ve diğer peygamberlerden, Şah-ı Merdan Ali’den, Hz. Hüseyin’den ve diğer imamlardan, Hacı Bektaş Veli’den, Bozatl ı Hızır’dan, Şah Seyit Ali ve Şeyh Hasan gibi Alevi-Bektaşiliğin ünlü gazilerinden/erenlerinden ve “arşı kürsi cüml’alemi yaradan”dan sık sık aman dilenir. Pir Sultan Abdal aşağıdaki deyişinde, hem Muhammed’ten hem Ali’den hem de erenlerden iyilik isteğinde bulunmaktadır: Ak gül Muhammed’in terinden Kerem Muhammed’den mürvet Ali’den Pir Sultan’ım böyle gördük uludan 2 “Kurtulmuş topluluk” anlamına gelir. Hz. Muhammed ümmetinin yetmiş üç parçaya ayrılacağını, içlerinden yalnız birinin yani “Güruh-ı Naci”nin kurtulacağını, öbürlerinin cehenneme gideceğini söylemiştir. 3 Yiğitlik, mertlik, iyilikseverlik, cömertlik. 6 Bin kân ım var bir mürüvvet erenler (Avcı, 2006: 648) Pir Sultan’ın deyişlerinde ideal toplum düzenini kuracak insan tipi ahdinde duran, mert olandır. Ama toplum din ve inanç konusunda bile çıkarına göre hareket eden ikiyüzlü insanlarla doludur. Erenler bu türden insanlara karşı kahredici olabilirler: Yürü bre yürü yoldan dönücü Erenlerin kahrı üstüne olsun Uğrasın boynuna Şah’ın kılıcı Erenlerin kahr ı üstüne olsun (Avcı, 2006: 613) Pir Sultan Abdal animizm kaynaklı inanç sistemlerindeki iyi ve kötü ruhlara benzer ş ekilde Şahlar-Yezitler zıtlığını son derece belirgin kıldığı deyişlerinde, “Şah” kimliği taşıyan kutlu şahısların karşısında duran Yezit’e ve Yezitlere düşmanlığını her zaman açıkça ortaya koyar. Kendini Hüseynî ve Alevî olarak tanıtan, inançları uğruna canını veren bir mümin olan Pir Sultan, asla Yezitlerden korkmaz. Onlarla mücadeleden hiçbir zaman çekinmeyeceğini, bu yolda canını ortaya koyacağını, Şah-ı Merdan Ali’nin yolundan ayrılmayacağını belirtir. Aşağıdaki dörtlükte öyle coşar ki âdeta bir mahşer manzarası çizer ve Yezit’in kanının intikam duygusuyla, kendi kanının ise Ali aşkıyla dökülmesini istediğini söyler: Sûr çalınsın, halk çekilsin Yezit meydana yıkılsın Senin aşkınla dökülsün Kanım hey Murtaza Ali (Avcı, 2006: 478) Tanrı’nın adaletine inanan Pir Sultan, O’nun Yezitlere ve müminlere neyi lâyık gördüğünü bilmektedir. Çünkü her şeyin üstünde düşünen akıllı bir ruh vardır. Arkaik dönemde kötü ruhların yer altı âlemine gönderildiklerine inanılması gibi, Pir Sultan’a göre de Yezitler hak ettikleri cezaya mutlaka çarptırılacaklardır: Yezid’e verildi cevr ile cefa Mümine verildi zevk ile sefa Bunda inanmazlar sözünüz hava Yalan gerçek ile gözlenmeyince (Avcı, 2006: 415) 7 Pir Sultan deyişlerinde “Şahlar” şeklinde bir ifade kullanılmaz, “Şah” kimliği taşıyan her bir şahıstan tek tek söz edilirken “Yezitler” ifadesi çok sık görülür. Bunun nedeni Şahların birbirlerinin bedenlerine girebilme kerametlerine karşılık Yezitlerin böyle bir keramete sahip olmamaları ama Yezitlik ruhunun da iyiliğe karşı her zaman var olmuş ve olacak olan kötülük gibi yaşamasıdır. Bu anlatım değişikliğinin nedeni iyi ve kötünün mücadelesi vurgulanırken Yezitlerin şahıs olarak hiçbir değer taşımadıklarının da hatırlatılmak istenmesidir. Pir Sultan için Yezit’ten kurtuluşun bir tek yolu vardır. O da eli Zülfikârlı Ali’nin kendisine inananlarla birlikte savaşmasıdır. Pir Sultan “Şah”ın gelip Yezitleri ortadan kaldıracağı umudunu asla yitirmez: Gafil olman hey erenler Gelen Murtaza Ali’dir Yezide bâtın kılıcı Çalan Murtaza Ali’dir (Öztelli, 1974: 104) Pir Sultan’daki “ Şah”ın bir gün mutlaka gelip mazlumları kurtaracağı ve ideal düzeni kuracağı düşüncesi tenasüh (reenkarnasyon) inancından gelmektedir. Genel ve kaba bir tarifle, beden öldükten sonra ruhun başka bir bedene geçmek suretiyle hayatını sürdürmesi ş eklinde ifade edilebilecek olan tenâsüh, bugüne dek farklı biçimlerde yorumlanmıştır. Animizmin de esas unsurlarından biri olan, tarihi oldukça eskiye götürülebilen bu inanç, Hinduizmle dünyanın birçok yerine yayılmıştır. Özellikle de “tenâsühü kendi doktrininin temeli yapmış olan Budizmde” (Ocak, 2007: 184) ölen insan bedeninden çıkan ruhun daha önceki yaşantısında yaptığı iyilik ve kötülüklerden sorumlu olduğuna, buna göre ödül veya ceza anlamına gelebilecek bir şekilde alçalma ya da yükselmeye maruz kalarak yeni bir bedene sahip olacağına inanılır. Bütün bunlar insan için bir nevi arınma anlamına gelir ve gerekli olduğu için de yaşanır. “Tenasühe inanan eski filozoflara göre, ölümden sonra kemale erişmiş ruhlar kurtulur ve kudsî âleme varırlar. Fakat olgunlaşması tamamlanmamış olanlar başka varlıkların bedenlerini dolaşır, ahlakî ve ilmî bakımdan nihayete erişinceye kadar bir bedenden diğer bir bedene geçerler. Kemalini tamamlayınca da bedenlere bağlı kalmaktan kurtulurlar.” (İslâm Ansiklopedisi,1997) Musevîlik, Hristiyanlık ve İslâmiyet gibi büyük dinler tarafından reddedilen bu inanca, Alevilik-Bektaşilik gibi İslâmî bazı tarikatlarda canlı bir şekilde rastlanmaktadır. Hz. Ali’nin farklı insanların bedenlerinde yaşadığını, varlığını sürdürdü ğünü anlatan birçok Alevi-Bektaşi nefesi vardır. Bu kültürün önemli şahıslarından ve 8 yedi büyük şairinden biri olan Şah İsmail Hatayî’nin4 aşağıdaki deyişinde söz konusu durum açıkça görülmektedir: Hataî’yem al atluyam Sözü şekkerden datluyam Murtaza Ali zatluyam Gaziler deyin şah menem (Memmedov, 1966: 380) Şah İ |
|
|
|
#4 |
|
Dost
Üyelik tarihi: Jun 2011 Bulunduğu yer: Aymazlar,Duymazlar ve doymazların diyarından. Yaş: 53 Mesajlar: 98 Tesekkür: 82 46 mesajina 210 kez tesekkür edildi
|
Gaziler deyin şah menem (Memmedov, 1966: 380) Ş ah İsmail Hatayî, Pir Sultan ve Kul Himmet’in Yıldız dağında buluşup dem-devran geçirdiklerini, hal diliyle muhabbet ettiklerini belirleyen, Kul Himmet’in köyü Varzıl’da İrfan Çoban’ın derlediği anlatı (Kaygusuz, 2007), tenasühün halk söylencelerine de yansımış şeklidir. Söylencede Hz. Hüseyin, Hz. Hasan ve Hz. Ali’nin Kul Himmet, Pir Sultan Abdal ve Ş ah İsmail’in donlarında bir araya getirilmiş olmaları elbette tesadüfî değildir. Bu durum Alevi-Bektaşi kültüründeki çok derin bir inancın göstergesidir. Alevi-Bektaşi tarikatında mücadele, bütün tarikatlarda olduğu gibi beğenilmeyen mevcut düzenin ve durumun değişimi için verilir. İdeal dünyanın lideri farklı kimliklerde ortaya çıkabilen “Şah”tır. Bazen Hakk, bazen Muhammet, bazen Ali, bazen de Ali’nin soyundan gelen on iki imamlardan ve diğer kutlu şahıslardan biri olan “Şah”, çoğu zaman inanç gereği “Mehdî” kimliğiyle özdeşleşir. Alevi-Bektaşiler Hz. Muhammed’in bir hadisinde sözünü ettiği Hz. İsa ile buluşacak, yeryüzünde fitne ve bozgunculuk çıkararak şeytanî bir düzen kurmaya çalışacak olan Deccal’ın hakkından gelecek; tüm dünyaya barış, adalet, bolluk, huzur, mutluluk ve refah getirecek olan “Mehdî”nin son imam Muhammed Mehdî olduğuna inanırlar. Bu nedenle Alevi-Bektaşilerce son imama “Mehdi-i Muntazar” (Beklenen Mehdi) denir. “Mehdi” kavramı da “Şah” kavramı gibi geçişken özelliğe sahip bir ruh olarak düşünülür. Bu nedenle Pir Sultan deyişlerinde “Mehdî” de aynen “Şah” gibi arzulanan ideal toplumun lideridir: Kırk yılın başında bir nur doğuyor On’ki İmam Mehdi ile geliyor Düldül eğerlenmiş Ali biniyor On’ki İmam Mehdi ile geliyor (Avcı, 2006: 92) 4 Diğerleri; Nesimî, Fuzulî, Pir Sultan, Kul Himmet, Yeminî, Viranî’dir. 9 Ş ah-ı Merdan Hz. Ali’nin kimliği, Alevi-Bektaşi kültüründe kutlu sayılan birçok kişiye taşınmıştır. Aşağıdaki deyiş Hz. Ali’nin beden bakımından değişken olan kimliğini vermesi açısından önem arz eder: Münkirin gıdası Hak’tan kesildi Nesimi yüzüldü Mansur asıldı Dünya yedi kere doldu eksildi Dolduran Ali’dir dolan Ali’dir (Avc ı, 2006: 682) Tarikatın serçeşmesi Hacı Bektaş Velî de çoğu zaman içinde başka ruhlar taşır: Ş ahların şahısın, zât-ı Ali’sin Her ilmin kânısın, şah-ı velisin Abdal Musa kendi Kızıl Deli’sin Abdalların başın der Hacı Bektaş (Öztelli, 1974: 196) Pir Sultan Abdal’ ın deyişlerinde tarikat ulularının insan dışındaki varlıkların kılığında görünebilme kerametleri meselesi de önem arz eder. Don değiştirme (metamorphose) adı verilen bu anlay ış, arkaik kültür insanlarının dünyayı ve evreni algılama şekliyle uyum göstermektedir. Arkaik kültür insanı ruhun geçici bir şekilde canlı ya da cansız başka varlıkların bedenlerini mekân tutabileceğine, bunun için ölmenin şart olmadığına inanmakta idi. Alevi-Bektaşi kültüründe erenlerin özellikle menkıbelerde geyik ve kuş şekline girdikleri görülür. Pir Sultan Abdal deyişlerinde bu motife Hacı Bektaş Veli’nin güvercin donuna girmesi şeklinde sıkça rastlanır: Yalanc ı dünyanın varın getiren Zemheride gonca güller bitiren Güvercin donuna girmiş oturan Hünkâr Hacı Bektaş Veli kandedir (Avcı, 2006: 670) Pir Sultan Abdal’ın aşağıdaki deyişte kendisinin dağda geyiklerle gezdiğini söylemesi de bu açıdan ilginçtir: Haberim duyarsın geyikler ile Yaramı sararsın şehidler ile 10 Kırk yıl dağda gezdim geyikler ile Dost senin derdinden ben yana yana (Boratav-Gölpınarlı, 1943: 123) Arkaik toplumlarda ölümden sonra insan ruhunun hayvan, bitki ya da cansız varlıkların bedenine girme nedeni ödül ya da cezadır. Pir Sultan deyişlerinde ise don değiştirme çoğunlukla keramet sahibi insanlar için söz konusudur. Ancak deyişlerde koyun, geyik, at, aslan, güvercin, bülbül gibi olumlu bir atmosfer yaratan hayvanlara karşılık kurt, baykuş, yılan, zağ (kara karga), hımar, kelb gibi olumsuz bir atmosfer yaratan hayvanların adları çok sık geçer ki bunların olumluları çoğu zaman ulu bir zatın geçici donu olur. Alevi-Bektaşi kültüründe önemli yeri olan devir nazariyesinin de animizm denilen ilkel inancın esaslarıyla uygunluk arz ettiği belirtilmelidir. Allah’tan gelip Allah’a dönme bilincini işleyen devriye adlı şiirlerde insan çoğu zaman doğumdan önceki ve ölümden sonraki evreleriyle -yani yaratılış ve yaratıcıda yok oluş süreçleriyle- ele alınır. Ruhun cisimler, bitkiler ve hayvanları dolaştıktan, böylece belli bir olgunluğa ulaştıktan sonra insan bedeninde yer bulabildiği, Tanrı’ya yakınlığına göre bir makam sahibi olduğu ve en son noktada fenafillah noktasına ulaştığı anlatılır. Animizm esaslı bazı inanç sistemlerinde bedenin ölümünden sonra olgunlaşmamış halde bulunan insan ruhunun devriye nazariyesindekine benzer şekilde cisimleri, bitkileri ve hayvanları dolaşarak kemale erdiği görülür. Devriyelerdeki ruhun başka varlıkları dolaştıktan sonra insan bedenine sahip olabildiği ve insan olmayı başardıktan sonra yine kemal mertebelerinden geçerek Tanrı’da yok olabildiği görüşü söz konusu ilkel inançlarla kaynaşmış bir tasavvuf anlayışının sonucudur. Çünkü devriye nazariyesi bir ucuyla Tanrı’dan gelip Tanrı’ya dönme görüşüne ilmek atarken, diğer ucuyla Şamanizm ve Budizmdeki ruhun olgunluğa varma aşamalarıyla ilgi kurar. Bu yönüyle devriyeler varlığın bütünlüğüne, bütün varlıkların etkileşim içinde olduğuna ve birliğin Tanrı’da mümkün olduğuna vurgu yapar. Anadolu Aleviliğindeki “Hak-Muhammed-Ali” anlayışı da varlığın bütünlüğünün üç kelimeye indirgenmiş şeklidir. Alevilerde Hakk’ın yanında duran her kişi Hak-Muhammed- Ali ayrılmazlığı anlayışına göre hareket eder. Zaten Alevi-Bektaşi geleneğindeki insanın yaratılışına dair inançlar da bu bütünlük ve ayrılmazlık anlayışına göre düzenlenir. Pir Sultan Abdal’ın insanın geçirdiği aşamaları devriye nazariyesine bağlı olarak irdelediği şiirleri bulunmaktadır. Aşağıdaki deyişte onu Tanrı’nın yaratması sürecinden başlayarak ele almaktadır: Kur’an yazılırken arş-ı Rahman’da 11 Kudret katibinin elinde idim Güller açılırken kevn ü mekânda Bülbül idim gonca gülünde idim Evvel Cebrail’in ilk kelamında Kırklar meclisinde aşk meydanında Muhammed Ali’nin sır kelamında Nihan söyleşirken dilinde idim Kırklar arş üstünde kurdular cemi Muhabbet halk olup sürdüler demi Balçıktan yarattı Allah Ademi Ben ol vakit anın belinde idim (Avcı, 2006: 550) Pir Sultan Abdal’ın “sen” ve “ben” olmak üzere, çoğu zaman var olan ve yok eden özellikteki iki kişi üzerinden, zamanın doğuma ve ölüme dayalı olarak ilerlediği düşüncesi üzerine kurulu; her bir dörtlüğünde “bülbül-yanıl alma, yanıl alma-gümüş çövmen5, gümüş çövmen-dar ı, darı-keklik, keklik-sulusepken, sulusepken-deli poyraz, deli poyraz-ulu hasta, ulu hasta-Arızail, Arızail-cennetlik kul” kavramları arasındaki ilişkiyi ele aldığı, bir zinciri andıran deyişinde ilk dokuz dörtlükte daha çok zıtlığa ve yok oluşa dayalı bir etkileşim söz konusu iken son dörtlükte birliğe varılır: Sen bir cennetlik kul olsan Cennete girmeye gelsen Pir Sultan üstadın bulsan Bilece girsek ne dersin (Fuat, 2001: 49) Ruhun ve maddî varlığın tekâmülünü anlatan devriyeler, hulul fikrini de içerebilir. Tenasühe benzeyen hulul (enkarnasyon), yaratıcının özelliklerinin yarattıklarına geçmesi ve Tanrı’nın insan şeklinde görünmesi anlamına gelir. Arkaik toplumlarda ölen insan bedeninden çıkan ruhun hor görülerek yer altı âlemine kovulması ve cezalandırılması veya kutsallaşması ve tanr ılaşması söz konusudur. Eski Türklerde de ata ruhlarına bağlı olarak gelişen onları 5 Yemiş toplamak için kullanılan ucu çatallı değnek. |
|
|
|
#5 |
|
Dost
Üyelik tarihi: Jun 2011 Bulunduğu yer: Aymazlar,Duymazlar ve doymazların diyarından. Yaş: 53 Mesajlar: 98 Tesekkür: 82 46 mesajina 210 kez tesekkür edildi
|
kutsalla
ştırıcı bir kült oluştuğunu hatırlatmak gerekir. Meseleye bu şekilde insanın tanrısal özellikler kazanması değil de Tanrı’nın insanda zuhur etmesi noktasından bakıldığında da durum değişmemektedir. “Eski Türklerde Tanrı’nın insan şeklinde göründüğüne dair pek çok inanç vardır. Altayların, adı olmayan bir çocuğa Tanrı tarafından ad konulmasını anlatılan Ay Mangus masalında bu inanç çok net bir şekilde görülür.” (Yörükân, 2005: 97) Kağanların Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri olarak görülmesi de aynı bakış açısının sonucudur. “Tanrı’nın insan sûretinde görünebileceğine dair aslında Şamanist kökenli olan bu motife, Anadolu Alevileri arasında akaid ve ilmihal kitabı vazifesini gören meşhur İmam Cafer Buyruğu’nda da rastlanır.” (Ocak, 2007: 161) ki bu inanç Animizmin varlığı bütün olarak algılama anlayışına uygun düşer. Pir Sultan şiirlerinde âlemin özü olarak kabul edilen Hz. Ali, animizmi hatırlatacakö ölçüde tanrısal özelliklerle de ortaya çıkar. Bunlarda Ali âdeta Tanrı’nın nurunu âleme yansıtan bir prizmadır. Allah, Ali ve âlem bu yüzden ayrılmaz bir bütündür. Pir Sultan yalnızca Alevi-Bektaşilerin değil, bütün Müslümanların çok büyük sevgi duyduğu Ali’yi,birçok yerde kutlu bir şahıs olmaktan öte Tanrı’nın kendisi olarak değerlendirir. Ali’ye duyulan sevginin büyüklüğü Tanrı ile bir olması sonucunu verirken, varlığın bütünlüğünü de sağlar: Gâfil kaldır şu gönlünden gümânı Şu mülkün sahibi Ali değil mi Yaratmıştır on sekiz bin âlemi Kısmetini veren Ali değil mi (Avcı, 2006: s. 488) Aşağıdaki deyişte de Ali-Allah birliği vurgulanmaktadır: Bir ismi Ali’dir bir ismi Allah Bunda inkâr yoktur hem vallah billah Şükür birliğine dedim eyvallah Ben Ali’den gayrı alâ görmedim (Avcı, 2006: 548) Pir Sultan Abdal’ın deyişleri sembollerle örülü tutarlı ve sistematik bir düzene sahiptir. Deyişlerin doğru çözümlenebilmesi için öncelikle çoğunluğu birbirinin zıttı olan ama aynı düşünce etrafında gelişen bu semboller dairesinin analiz edilmesi gerekir. Hayvanlar, bitkiler ve cansız varlıklar deyişlerde genellikle birer sembol olarak teşhis ve intak sanatları ile 13 birlikte kullanılmış olmasına rağmen belki bunun bir devamı olarak animizm anlayışını hatırlatacak derecede canlı düşünülmüşlerdir. Animizmin en önemli esaslarından biri olan her varlığın canlı addedilmesi düşüncesi; öldükten sonra ruhun varlığını devam ettirdiği, bu ruhun başka varlıklara geçtiği ve insanı olumlu ya da olumsuz yönde etkileme gücüne sahip olduğu inancından doğmuştur. Animizmde olduğu gibi Pir Sultan deyişlerinde de ilk olarak ata ruhlarının ve ikincil olarak da doğadaki unsurların büyük önem arz etmesi ve bunların yine animizmde olduğu gibi birbirleri ile ilişki içerisinde olduklarına dair ipuçları bulunması rastlantı sayılamaz. Deyişlerde çok fazla belirginleşmemiş olsa da her varlığın bir ruhu olduğu görüşünün zaman zaman varlığını hissettirmesi, bu nedenle üzerinde durmaya değer bir konudur. Tabiat eski Türklerde, iyilik ve kötülük yapabilme özelliklerine sahip gizli güçleri barındıran, kutsallığı olan bir kavram idi. Bu nedenle de uzun bir dönem Gök Tanrı’ya inanan ama bunun yanında atalara ve tabiata da bir kült derecesinde bağlı olan bu millet için dağlar,ağaçlar, kayalar, sular ve hepsinin üstünü örten gök son derece önemliydi. Bu özellik Alevi- Bektaşi kültüründe de net bir şekilde görülür. “Menakıb-ı Hacı Bektaş-ı Veli’deki menkıbelerin birinde aslana binip yılanı kamçılayarak Hacı Bektaş’ın ziyaretine gelen Seyyid Mahmud Hayrani’ye karşı Hacı Bektaş’ın, kızıl bir kayaya binerek karşılamaya çıktığı ve kayayı uzunca bir süre yürüttüğü hikaye edilir.” (Artun, 2007). Pir Sultan Abdal deyişlerinde doğayı bütün unsurlarıyla bulmak mümkündür. Güvercin, tuti-dudu-papağan, bülbül, baykuş, güvercin, turna, şahin, doğan, baz, kumru, kuğu, kaz, keklik, suna, serçe, anka, hüma kuşu, pervane, kuzgun, arslan, koyun, koç, kuzu, kurt, aslan, geyik, at, öküz, hımar-merkep, yılan, maral, zâğ6, kelb, balık, horoz, arı, sinek,deve, ceran, ejderha, gibi hayvanları; gül, nar, elma, ardıç, sümbül, ayva, turunç, nar gibi bitkileri ve tambur/tanbura, kandil, mum, çerağ, şem, kement, post, dolap, köşk, kubbe, hezen, yol, el, dağ, pınar, ab-ı zemzem, âb-ı hayat, çeşme, serçeşme, kevser, derya, hâr, bade, mey, dolu, engûr şerbeti7, gece, yıldız, ay, nur, dükkân, şar, pazar, muallak taşı, taç, dâr, ağaç,don, Kâbe gibi varlık ve sembol kavramlarıyla; Kerbelâ, Kazova, Erdebil, Şam, Horasan,Urum gibi önemli yerlerin dahil olduğu bu çok canlı doğa animizmdeki dış dünyaya bakış tarzını andırır. Başta dağlar olmak üzere yüksek yerler eski Türklerde ibadet için en ideal yerlerdi. Deyişlerinde Yıldız Dağından, Tanrıdağ’dan, Tur Dağı’ndan ve Kaf Dağı’nda oldukça fazla 6 Kara karga 7 Şarap ve rakı 14 söz eden Pir Sultan, aşağıdaki deyişte bu eski tapınma şeklini andırırcasına erenlerin nazargâhı olarak gösterdiği Yıldız Dağında dâra durduğunu söyler: Yıldız Dağı derler çıktım bir yere Anda pîrim nazar etti bizlere Elimi bağlayıp durmuşum dâra On’ki İmam Şah-ı Merdan diyerek (Avcı, 2006: 122) Aşağıdaki deyişte dağların ve atların canlılığı bilinçli olma derecesinde vurgulanm ıştır: Karşı karşı karlı dağlar İndi Şah’a secd’eyledi Mülk iyesi ulu beyler İndi Şah’a secd’eyledi … Yer yüzünde biten otlar Cana kıyar koçyiğitler Ala gözlü arap atlar İndi Şah’a secd’eyledi (Avcı, 2006: 85) Kazova, Sar ıkaya ve Kırklar Yaylası da Pir Sultan’ın sözünü ettiği yer isimleridir. Şair bazen cezbe halini yaşamak için âdeta Kırklar Yaylasını tercih eder ve bunun için oraya çıkar: Çıktım Kırklar Yaylasına Çağırdım üçler aşkına Yüzümü yerlere sürdüm Yediler kırklar aşkına (Avcı, 2006: 425) Buradaki yaylanın adının Kırklar Yaylası olması da eski Türk inançlarındaki tabiat unsurlarına özellikle de dağlara kutsallıkları nedeniyle özel adlar verme -Tanrı Dağları gibigeleneğinin devam ettiğini ortaya koymaktadır. 15 Yaşamın ve ebediliğin timsali olan ağaç, diğer Alevi-Bektaşiler tarafından olduğu gibi Pir Sultan tarafından da önemsenen bir tabiat unsurudur. Alevi-Bektaşi kültüründe çoğunlukla adak ağacı olarak kutsallık atfedilen ardıç, Pir Sultan Abdal’ın şiirlerinde de önemini belli eder. Şairin tanburasına seslendiği ve onu kişileştirdiği şu dizelerde ağacın kursallığı İslâmî ögelerle birleştirilerek açıkça belirtilmiştir: Öt benim sarı tanburam, Senin aslın ağaçtandır, Ağaç dersem gönüllenme, Kırmızı gül ağaçtandır. Ali Fatma’nın yari, Ali çekti Zülfikar’ ı, Düldül atının eğeri, O da yine ağaçtandır (Fuat, 2001: 60) Hz. Muhammed’in Miraç gecesi göğe yükselirken üzerine bastığı taşın kendisiyle birlikte yükselmesi ve peygamberin onu durdurması sonucu havada asılı kaldığına inanılan "muallak taşı” da deyişlerde âdeta bir şahıs gibi canlı düşünülür: Allah’ın ansa da ağlasa kişi Akıtsa gözünden kan ile yaşı Havaya çekildi muallak taşı Muhammed miraca varaldan beri (Fuat, 2001: 130) Cennette bulunup suyu tatlı bir ırmak olduğuna inanılan “Kevser” Alevi-Bektaşilerce ayn-i cemde içilen şerbet için kullanılır. Deyişlerde suyun kaynağı, tarikatın kurucusu, tarikat ulular ının en ulusu anlamında “pınar, serçeşme” gibi kelimeler de Hacı Bektaş Veli için
kullanılan ifadelerdir. Kendilerinden kutsallıkları ve çok özel nitelikleri nedeniyle birer şahsiyet gibi bahsedilen Hz. Muhammed’in Hz. Ali’ye armağan ettiği Düldül ve Zülfikâr’ın deyişlerde sık sık yer aldıklarını hatırlatmak gerekir. Pir Sultan’da Düldül’den başka hayvanları da insan gibi düşünme motifi vardır. Kuzusunu kaybeden, âhıyla Hz. Muhammed’i, Ali’yi, Fatma Konu sinbas tarafından (23-06-2011 Saat 21:22 ) değiştirilmiştir. |
|
|
|
#6 |
|
Dost
Üyelik tarihi: Jun 2011 Bulunduğu yer: Aymazlar,Duymazlar ve doymazların diyarından. Yaş: 53 Mesajlar: 98 Tesekkür: 82 46 mesajina 210 kez tesekkür edildi
|
Anayı ağlatan koyunun sembolik öyküsünün anlatıldığı aşağıdaki deyiş bunlardan biridir.
Zaten koyun/koç, Alevilerde kutsiyet ifade eden önemli bir hayvandır: Kerbelâ çölünden bir koyun geldi Kuzum diye meleyüben ağladı Koyunun sadası bağrımı deldi Yürekteki yaraların dağladı (Korkmaz, 2005: 102) Pir sultan deyişlerinde çok eski zamanlarda ortaya atılan dünyanın bir öküzün boynuzu üstünde durduğu inancı göze çarpar. Ona göre sarı öküz salın, sal balığın, balık deryanın, derya ikrarın, ikrar imanın üzerinde durmakta ve Tanrı kudretine dayanmaktadır. Öküz, Pir Sultan deyişlerinde dünyanın bütün yükünü taşıyan bir semboldür. Aşağıdaki deyişte koyun gibi konuşmasa da şahsiyet sahibi biri gibi düşünülmüştür. Dağdan kütür kütür hezen indirir İndirir de ateşlere yandırır Her evin devliğin öküz döndürür İrençberler hoşça tutun öküzü (Fuat, 2001: 45) Pir Sultan Abdal deyişlerinde doğadaki iyi ve kötü ruhları temsil edercesine birbirine zıt görünen koyun-kurt, bülbül-şahin, gül-hâr gibi hayvanlardan veya tabiat unsurlarından söz edilir. Ayrıca bunlarda çoğu zaman insan ruhuna benzer ruhlar taşıyan gül ve bülbül de canlıcılığı anımsatacak derecede bazen birlikte bazen ayrı ayrı dillenir, birer kimliğe kavuşurlar. Pir Sultan kimi zaman Ali için dertlenen bir bülbül, kimi zaman ise gülün kendisi olur: Coşma deli gönül coşma Coşup da kazanda taşma Üç yüz altmış tane çeşme Serçeşmenin gülü benim (Balım, 1957: 67) Türk kültüründe özellikle de Alevi-Bektaşi kültüründe çok özel bir anlamı olan turna, Hz. Ali’nin gelişini simgeleyen haber taşıyıcı özelliği ile Pir Sultan deyişlerinde en sık geçen kuşlardan biridir: Karlı dağlar aşar aşar gelirsin Ali’den bir haber verin turnalar 17 Ben dertliyim dermanımı bilirsin Ali’den bir haber verin turnalar (Avcı, 2006: 624) Pir Sultan doğadaki bitkileri de insanlar gibi düşünür: Sordum sarı çiğdeme Yer altında ne yersin Ne sorarsın hey derviş Kudret lokması yerim (Fuat, 2001: 56) Pir Sultan deyişlerinde cansız nesnelerin canlı addedildiğine de rastlanır. Bu nesneler içerisinde özellikle dolap, dönüşü ve inlemesi yönüyle tasavvufî anlamda bir sembol olması bak ımından da önemlidir. Şair kimi zaman Ali’den ayrı düşmenin kendisine verdiği acı yüzünden dolapla özde şlik kurar: Ali Ali deyi ne inilersin İnilersin dolap derdin ne senin Sen de benim gibi yardan m’ayrıldın İnilersin dolap derdin ne senin (Fuat, 2001: 64) Pir Sultan tek tek ögeleri olduğu gibi dünyayı da bir bütün olarak canlı düşünür: Yürü bire yalan dünya Yalan dünya değil misin Hasan ile Hüseyin’i Alan dünya değil misin (Korkmaz,2005:109) SONUÇ Bütün bu anlatılanlar sonucunda şunları söylemek mümkündür: Anadolu’daki Alevi- Bektaşi kültürü Şiîlikten etkilenmiş olsa bile, İslâm öncesi dinlerden kalan inançların özelliklerini daha fazla gösteren bir kültür mozayiğine sahiptir. İnsanlığın en eski inanç sistemi olduğu tahmin edilen animizmin ana ögelerinin Alevi-Bektaşi kültürü içerisinde yetişen Pir Sultan Abdal’ın deyişlerine; yine animizm temelinde gelişmiş, Türklerin uzun bir süre benimsemiş oldukları Şamanizm ve hatta bir dönem kabul ettikleri Budizm ve Maniheizm aracılığıyla geçmiş olmaları dikkati çekmektedir. Animizm ve onu takip eden 18 Şamanizmdeki ruhun sonsuz olması, bedeni geçici olarak terk edip başka varlıkları mekân tutabilmesi, ölüm olayından sonra yok olmayıp kendisine derecesine göre başka bedenler bulabilmesi, dünya ile ilgisini koparmayarak yaşayanlar üzerinde olumlu veya olumsuz etkilerde bulunabilecek güce sahip olabilmesi ve iyi ruhların ışık âlemine, kötü ruhların ise karanlıklar âlemine ait olduğuna inanılması gibi özellikler Pir Sultan Abdal’ın deyişlerinde karşılığını bulmaktadır. Söz konusu deyişlerde Alevi-Bektaşi kültüründeki kutlu şahısların yaşarken geçici olarak don değiştirebildikleri, öldükten sonra ideal bir düzen kurmak ve âdil bir dünya yaratmak için bir başka ulu kişinin bedeninde “Şah” veya “Mehdi” kimliği ile yeniden dünyaya gelebildikleri, mazlumlara yardım edip zalimlere kahredebildikleri görülür. Bunların yanında iyiliği temsil eden “Şah”ın ve kötülüğü temsil eden Yezit’in mücadelesi üzerinde özellikle durulması, diğer insanların da hem yaşarken hem de öldükten sonra bu iki kişiye göre değer kazanması ve bu mücadelenin hem maddî âlemdeki hem de soyut olan öte âlemdeki sonucundan özellikle bahsedilmesi arkaik kültür insanlarının ruhlara bakış açısı ile birebir örtüşmektedir. Ayrıca ilkel dönem animizmindeki her varlığın insan ruhuna benzer bir enerji taşıdığı inancı; Pir Sultan deyişlerinde bütün varlıkları canlı olarak düşünme, insan ve doğayı bir bütün olarak algılama biçiminde kendisini gösterir. Yalnızca Pir Sultan deyişlerinde karşımıza çıkmayıp Alevî-Bektaşî çevrelerinde daha yoğun olarak görülebilmekle birlikte Sünnî çevrelerde de rastlayabileceğimiz bu özellikler, eski Türklerin inançlarında önemli yeri olan “atalar kültü”nün ve “tabiat kültleri”nin bugüne yansıyan sonuçlarıdır. Pir Sultan Abdal’ın deyişlerinde bu kültlerin canlılığını devam ettirmesi, onun ve sembolü olduğu Alevi-Bektaşi kültürünün eski Türk kültür ve inançlarına yakınlığını ortaya koyar. KAYNAKÇA ARTUN, Erman. (2007). “Türklerde İslâmiyet Öncesi İnanç Sistemleri”. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]. 15. 08.2007. AVCI, Ali Haydar. (2006). Osmanlı Gizli Tarihinde Pir Sultan Abdal. İstanbul: Noktakitap. BALIM, Ali. (1957). Pir Sultan Abdal, Hayatı ve Şiirleri. Ankara: Emek Basım-Yayınevi. BORATAV, Pertev Naili - GÖLPINARLI, Abdülbaki. (1943). Pir Sultan Abdal. Ankara: Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi Yayınları. CEVİZCİ, Ahmet. (1997). Felsefe Sözlüğü. Ankara: Ekin Yayınları.. Dinler Tarihi Ansiklopedisi -Cilt 3-. (1976). İstanbul: Gelişim Yayınları. DOĞRUL, Ömer Rıza. (1947). Yeryüzündeki Dinler Tarihi. İstanbul: İnkılâp Kitabevi. 19 FREUD, Sigmund. (1999): Dinin Kökenleri (Totem ve Tabu, Musa ve Tektanrıcılık, Diğer Çalışmalar). Çev: Selçuk Budak. Ankara: Öteki Yayınları. FUAT, Memet. (2001). Pîr Sultan Abdal Yaşamı Sanatçı Kişiliği Yapıtları. İstanbul: YKY. İslâm Ansiklopedisi -12/1 Cilt-. (1997). M.E.B. Yayınları KAYGUSUZ, İsmail. (2007). “Kalender Çelebi, Pir Sultan Abdal, Kul Himmet, Şah İsmail
Hatayi İlişkileri Üzerine”. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]. 10.08.2007. KORKMAZ, Esat. (2005). Pir Sultan Abdal, Üçüncü Ölmem Bu Hain. İstanbul: Alev Yayınları. MEMMEDOV, Azizaga. (1966). Şah İsmail Hataî-Eserleri -Cilt 1-. Bakü: Azerbaycan İlimler Akademisi Neşriyatı. Memo Larousse 1. (1991). İstanbul: Aydın Kitaplar. OCAK, Ahmet Yaşar. (2007). Alevî ve Bektaşî İnançlarının İslâm Öncesi Temelleri. İstanbul: İletişim Yayınları. ÖZTELLİ, Cahit. (1974). Pir Sultan Abdal -Bütün Şiirleri-. İstanbul: Milliyet Yayınları. Yol Yayınları.URAZ, Murat (1967). Türk Mitolojisi. İstanbul: Hüsnütabiat Matbaası. YÖRÜKÂN, Yusuf Ziya. (2005). Müslümanlıktan Evvel Türk Dinleri Şamanizm. Ankara: Konu sinbas tarafından (23-06-2011 Saat 21:05 ) değiştirilmiştir. |
|
![]() |
| Etiketler |
| araştırmaları, çukurova, gülseren, merkezi, türkoloji, Üniversitesi, Özdemir |
| Seçenekler | Arama |
| Stil | |
|
|